BOĞAZİÇİ’NDE KLASİK MÜZİK

09 Subat 2010 Salı 19:58

Konserlerin organizatörü Evin İlyasoğlu ile bir söyleşi...

Boğaziçi Üniversitesi Albert Long Hall Klasik Müzik Etkinlikleri 13. Yılına girerken, açılış konserinden önceki akşamüstü bir anda anılara daldım. 2006 yılında kazanmıştım üniversiteyi. O zamanlarda Güney Kapı’ya asılan kocaman brandadan görüyordum konserlerin haftalık programını. Hazırlık günlerim Kilyos’ta geçmesine rağmen, hoşuma giden kompozitörlerin olacağı veya ünlü sanatçıların çıkacağı konserlere gelerek edinmeye başlamıştım, farkında olmadığım bir alışkanlığı.

İlk konserime gelmeden evvel tereddütlerim vardı, çünkü klasik müziği küçüklüğümden beri sevmeme rağmen, kültürüne sahip değildim. Terimleri veya tarihsel gelişimi gibi şeylerle ilgilenememiştim o ana kadar ve “belki de bu konserler bana ağır gelir, beni aşar” diye düşünüyordum.

Fakat gitmeye başlayınca, gerek sanatçıların performansı, gerek çalınan eserler, gerek salonun atmosferi ve gelen konukların profili beni hep olumlu düşüncelere itivermişti. Ancak bunların yanında, evde dinlemekle canlı izlemek arasındaki inanılmaz farklılık, beni en çok cezbeden unsurdu.

Acaba ben çok mu farklı hissediyorum diye kendi kendime sorarken, etrafıma bakındım. Yediden yetmişe, öğrencisi, mezunu, öğretim üyesi, çalışanı, misafiri, yabancısı, yerlisi... Konser salonuna gelip de müziğin büyüsüne kapılmayan birilerini görmezsiniz.

Sözü geçen tılsımın yaratıcısı, herkesin kendine göre haz aldığı Albert Long Hall Klasik Müzik Etkinliklerinin organizatörü, hocamız Evin İlyasoğlu ile etkinliklerin başlangıcı, gelişimi ve geleceği hakkında bir söyleşi gerçekleştirdik:

Klasik müzik konserleri artık bir Boğaziçi geleneği oldu. Nasıl yola çıktınız?

Klasik müzik uzaktan çatık kaşlıdır; belli bir kitlenin kapalı kapılar ardındaki sanatı gibi gözükür. Kapıyı aralayıp bu dünyadan içeri girebilenler ise, müziğin kanatlarında uçmaya başlarlar. Çağlarboyu ülkeler arası, kuşaklar arası tek dil olan müzik sanatını keşfe çıktıklarında, ruhlarını yıkanmış, adeta yücelmiş hissederler. Aristo’ya göre, jimnastik bedenin gelişmesi için gerekliyse müzik de ruhun eğitilmesi ve yücelmesi için gereklidir.

Gerek Arnavutköy Amerikan Koleji’ndeki öğrencilik yıllarımdan, gerekse Boğaziçi Üniversitesi’nde ders vermeye başladığım 1986-87 yılından itibaren bu kampüste konser organize etmek için gereken tüm koşulların var olduğunu biliyordum. Herşeyden önce, Amerikalılar’ın 1863’te inşa ettiği Albert Long Hall’deki salonun fevkalade akustiği ile çalışmalarımıza sağlam zemin oluşturdu.

Yıllar boyu hazırladığım radyo ve televizyondaki klasik müzik programlarıyla, yazdığım müzik yazılarıyla ve kitaplarımla Türkiye’deki müzik sanatçılarını çok iyi tanıyordum. Yedi yaşımdan beri piyano çaldığım ve yurtiçi-yurt dışı sürekli konser-opera izlediğim için de klasik müziğin hangi yapıtlarla daha alımlı sunulabileceğini kestirerek, doğru seçimler yapmaya gayret gösterdik.

"Su Katılmadık Klasik Müzik” ilkesiyle yola çıktık, on üç yıldır da bu savımızdan ödün vermedik. En fazlası caz ile klasik müziğin evliliği oldu. Onun dışında su katılmadık klasik müziği her dönemiyle, her ortamıyla sunduk.

İlk denemeleriniz nelerdi ?

1990-91 yıllarında birkaç deneme yapmaya çalıştım. Halkla İlişkiler’den yardım istedim. Neyi nasıl organize edeceğimizi pek bilemedik doğrusu. Birkaç ünlü sanatçıyı boş salonda çaldırdık, üstelik sanatçı kaşesini de ödeyemedik. Hatta bir sanatçı bu konuda skandal bile yapmış, parasını almadan okulu terk etmemekte direnmişti. Sonradan parayı hesabına yatırmaya ikna ettik, neyse.

Sizi kimler destekledi?

Gizli komitem en büyük desteğim! Onların gizli kalması da işin en sağlıklı tarafı. Okulun müzik meraklısı birkaç değerli profesöründen oluşuyor. Her dönem programlarımı onlara sunuyorum önce, fikirlerini alıyorum. Ne kadar hak ediyorum bilmem ama bana müthiş yürek veriyorlar, devam etmem, zorlukları yenmem için hep arkamda oluyorlar. En ufak ayrıntıyı bile paylaşıyorum onlarla. Bazen de yurt dışında dinledikleri sanatçılarla irtibat kurup bana öneriyorlar.

En büyük şansım, Boğaziçi’nde o yıldan beri seçilen her rektörün bu sanat dalına meraklı oluşuydu. Ergün Toğrol, Steinway marka bir konser piyanosu aldırtmıştı. Üstün Ergüder, binayı, salonu ve de 35 yıl suskun duran muhteşem org’umuzu tamir ettirdi. Ve bana “…Salon hazır, org hazır, hadi başla istediğin konserlere”, dedi. Sabih Tansal, konserlerin kurumsallaşması için temel bir sponsorumuz olması gereğini savunarak Yapı Kredi Sigorta’nın dört yıl sponsorluğunu sağladı. Ayşe Soysal da klasik müzik tutkunuydu. Onunla birlikte bugüne kadar sürmekte olan Akbank sponsorluğunu ve THY’nin ulaşım sponsorumuz olmasını sağladık. Garanti Bankası’nın desteğiyle bir Steinway piyano daha aldık. Son rektörümüz Kadri Özçaldıran ise, bir başka müzik tutkunu. Her çeşit müziğe meraklı, müthiş bir diskoteğin sahibi, dünya üstündeki yorumcuları, toplulukları, yükselenleri, doruktakileri tanıyor. Onun da gönlü yükseklerde. Artık Boğaziçi konserlerini İstanbul’un, Türkiye’nin değil, dünyanın sayılı klasik müzik merkezlerinden biri yapmayı hedefliyor. Hayal bile edemeyeceğimiz ünlüleri salonumuzda görmek için fırsatlar yaratıyor. Böylece her ünlü sanatçı yeni gelecek sanatçılar için birer referans oluyor.

Programları oluştururken nelere dikkat ediyorsunuz?

Program oluştururken öncelikle genel olarak döneme bakarım. Konserlerimiz ilkbahar ve sonbahar dönemleri olarak toplamda 21-22 konseri içeriyor. Her dönemde bir ortak payda olmalı: J.S.Bach, Mozart, Oda Müziği, Orkestralar, Müziğin Dahileri gibi o dönemin karakteri olan başlıklar buluyorum. Her konser sezonunda müziğin de her döneminden örnekler vermeye, ünlü yabancı sanatçılarla Türkleri kaynaştırmaya, mutlaka bir Türk yapıtının çalınmasına (hatta yabancılara çaldırtılmasına) özen gösteriyorum.

Kimi Türk yorumcusu ilk İstanbul konserini bizim sahnemizde vermiş, değil mi?

Evet. Mesela Fazıl Say, ÇEV için çaldığı bir konserden sonra ilk kez bizim sahnemizde bir resital yapmıştı. Emre Elivar, Emre Şen, Özgür Aydın, Toros Can gibi niceleri..Yalnız Türkler değil, ilk kez bizim sahnemizde yer alan ve sonradan ünlenip Istanbul’un başka organizasyonlarına davet edilen yabancı sanatçılar da var. Onların özgeçmişlerinde Boğaziçi’nin yer alması da ayrı bir kıvanç kaynağımız doğrusu…

Program Notlarına çok özen gösteriyorsunuz. Bunları dinleyicilerin saklamalarını öngörür müsünüz?

Evet, program notlarının saklanacağını düşünerek çok özenle yazılmasına çalışıyorum. Program notları kadar, sanatçının sahnede açıklama yapmasını da istiyorum. Ama kimi sanatçı konuşmayı hiç sevmiyor, “Bırak beni sadece çalayım” diyor. Dediğim gibi, klasik müzik çoğu izleyici için bir kapalı kutu. Onun perde arkasını öğrenince daha bir keyifle dinleyebilirsiniz yapıtları. Program notlarında eserlerin yanına süre yazarak herkesin ne zaman alkışlamalıyım sorusunu da yanıtlamış oluyoruz. Ben Türkiye’nin her yerinde konsere gidiyorum. Övünerek söylemeliyim ki bizim salon kadar saygılı dinleyici çok az. Kimse olmadık yerde alkışlamıyor, konser sonrasında da büyük bir coşkuyla sanatçıyı ödüllendiriyor.

Başlangıcından bu yana dinleyici profilinde nasıl bir değişiklik var?

Konserlerin sanatsal etkinliği bir yana, öte yanda sosyal bir ortam da oluştu. Her Çarşamba akşamı öğrencisi, öğretim üyesi, çalışanı ve mezunuyla Albert Long Hall, Boğaziçi Üniversitesi’nin ortak bir buluşma mekanı oldu. Dinleyicilerimiz yalnız Boğaziçi mensupları değil, Robert Kolej, Huzur Evi gibi komşu kurumların konukları da katılıyor. Böylece yaş yelpazesi değişik yönlerde genişliyor. Konser izleyicisinin mutlaka klasik müzik meraklısı olması gerekmiyor, ama klasik müziğin ortak paydasında buluşmak, bu konserleri izlemek adeta bir Boğaziçi klasiğine dönüştü. Ve giderek artan öğrenci sayısı en büyük sevinç kaynağım oluyor. Başından beri öğrencilere nasıl ulaşacağım diye çok çırpındım. Kulüplerle işbirliği yapmaya çalıştım, onları organizasyona dahil etmek istedim. Başardığımı söyleyemem! Ama şimdi kendiliğinden gelmeye başladı öğrenciler. Gönlümde yatan manzara, o kadar çok öğrenci gelsin ki, onları sahneye sanatçının ayağının dibine kadar oturtalım!

Artan öğrenci sayısı ve farklı profillerden insanların katılmaya başlamasının sizce sebepleri nelerdir?

Bir kere güven sağladığımızı düşünüyorum. Yani çarşamba akşamları ALH’a gidersem ilginç ve nitelikli bir müzik dinleyeceğim fikri oluştu. Istanbul’un kent merkezine uzak olduğumuz halde kentin değişik noktalarından bu konserlere devamlı gelenler var. Abonman bilet sistemimiz iyice oturdu. Bu yıl onların da sayıları arttı. Her sefer bilet almak zahmetine katlanmadan gelip kendi koltuğuna oturabiliyorsun, hem de toplamda daha ucuz oluyor. Dediğim gibi müziğin yanısıra İstanbul’un üst düzey aydınlarının da devam ettiği, nitelikli bir ortam oluştu; ortamı paylaşmak isteyenler de giderek artıyor.

Kimbilir bu 14 yıl içinde ne çok perde arkası olay yaşanmıştır!

Hem de nasıl..Kapalıçarşı’da pasaportunu yitirenler; tansiyonu 27’ye çıkan org sanatçısı; konser saatinde odasında uyuyup kalan piyanist... Ne anılar var. Herhalde ilk günden beri bana yardımcı olan sevgili Hasan Kılıç’la birlikte oturup yazsak kim bilir neler çıkar ortaya…

Bunca yıl sonra, hala daha oturmayan yönleri var mı konserlerin?

Önceki yıllarda hep organizasyon sorunumuz vardı. Nihayet iyi bir kadroya sahip olduk, ben ufak tefek ayrıntılarla uğraşmaktan kurtuldum. Ama hala basında yeterince yer almadığımız için çok üzülüyorum. Bir tek benim eş-dost basından tanıdıklarıma bazen haber olarak bazen de izlenim olarak yazdırtabiliyorum. Konserlerimizi okulumuzun önde gelen olaylarından sayıp öne çıkartamıyoruz. Bunun dışında sponsor problemimiz gittikçe artıyor. Akbank, harika bir güvence, ancak daha ünlü sanatçılar getirtmek istediğimizde bütçemiz yetmiyor. Oysa çizgiyi yükseltmek zorundayız.

Pavel Slavov
Ekim 2009